Ana içeriğe atla

Vazgeçmenin İnsanı Ölmekten Kurtarması

Eski, köhne yatağın içinde döndü. Hava hala çok karanlıktı ve gözünü açtığında, ışık zayıflamış algısı ile oynuyor, asılı kabanını bir ayıya, sallana perdeyi bir insanın nefes alışına benzetiyordu. Gözlerini açmaktan vazgeçti. 


Artık, bu yaşında ve hayatının bu aşamasında, evinin içinde bir tehlike olmayacağını, olsa bile yattığı yerden bir şey yapamayacağını iyi biliyordu.


Sabah güneşi, uzakta, bir dağın ardında doğmaya başladığında, ufak köy evinin yatak odasındaki yanmayan, uzun zamandır yanmayan soba, baktıkça odayı soğutuyordu sanki. 


Üst üste iki yorgan, kat kat giyim, hala ahşap çatıdan ve cam kenarından giren soğuk havaya karşı onu koruyamıyordu ve bu hal, kendi ısısından başka hiç bir şeye sığınamayacak olması, garip bir tatmin veriyor, yalnızlığının anlamlı, somut bir heykeli haline geliyordu.


Soğuk, üşümüş bir heykel.




Bir süre daha bakındı, odanın artık alıştığı için sıradanlaşan dökük boyalarına, plastik boyaların altından çıkan eski renklere baktı. Her bir renk, kesilmiş bir ağacın mevsimleri gibi, bu odanın yıllarını gösteriyordu sanki ve her bir renkte, o anda evde yaşayan birinin izi vardı. Sayfaları çevirir gibi, o boyaları sökmek ve o senenin izlerini görmek isterdi. Çarpan mobilyanın açtığı delik, eli kanayan annesinin parmağının kan izi, dökülen çayın bir çeşit kahve falına dönüşen garip renkleri ve o renklerde görünen uzun yollar, uzun. Upuzun yollar.


Çocukluğundan henüz çıkmıştı ki, babası onu o yola koymuştu. Sonra bir daha uzun uzadıya kalmadı bu evde. O çayın döküldüğü günü hatırlıyordu, çünkü o gün, kendisinin valizinin yapıldığı ve yatılı okula gitmek için otobüse bineceği gündü. Annesi heyecanlı ve üzgündü, ama bir yandan da neşeliydi ve heyecanlıydı. Oğlu büyük bir yere gidiyordu. Neresi olduğu önemli  değildi, büyük bir yere gidiyordu ve bu dedelerinin kaldığı evden uzaklaşıyordu. 


Annesi yaşasa, onun bu eve dönüşüne hayret eder, biraz sevinir ama içten içe küserdi sanki. 


Zaten insanoğlu garip ve şaşılacak, ikircikli, karmaşa ile dolu bir varlıktı.


Kalktı, az önce ayıya benzettiği kabanı aldı. Isınmak için bir çay yapmaya karar verdi, küçük kapıdan geçip ancak bir tezgahı ve ayakta duran birinin sığdığı, her yeri fayans kaplı, tezgahı, duvarları, zemini, her yeri, mutfağa girdi. Ocağı yaktı. 


Ocağın yanıda, evin pek az elektrik prizinden birine takılı cep telefonuna baktı. Sayısız arama, mesaj. Günlerdir eline almamıştı. Tam o sırada telefonun çaldığını gördü. Rehberini çoktan sildiği için hiç bir numara kayıtlı değildi. Sabah mahmurluğu ve merak ile, suyun kaynamasını beklemesi gerekiyordu sonuçta ve evin en sıcak yeri burasıydı, telefonu açtı.


“Vedat Bey?” dedi birisi “Nasılsınız?”


“İyiyim, buyrun?”


“Ben Hikmet, Holdingden. Merak ettik sizi hiç sesiniz çıkmadı bir yılı geçti.”  dedi. 


“Teşekkür ederim Hikmet Bey” dedi, konuştuğu için mutsuz olduğu her halinden belliydi. “İyiyim, siz nasılsınız? İşler nasıl? Arkadaşlar neler yapıyor?”


Karşı taraftan derin bir iç çekme sesi geldi, “İyi değiliz Vedat Bey, hiç iyi değiliz. Duydunuz mu bilmiyorum. “ dedi “Kriz bizi bitirdi.” dedi.


Hangi kriz demek istedi, ama sormadı. “Vah vah” dedi “Yazık, ama şirket güçlüydü. Altından kalkarsınız siz!”


“Nerede Vedat Bey, ben de işsizim artık. Holding neredeyse bütün personeli işten çıkarttı,  kriz bizi mahvetti. Üst yönetim yine şanslıydı, birikimimiz vardı ama dar gelirli arkadaşlar çok zor durumda. Ne tazminat aldılar, ne ihbar - kıdem. Öyle kış günü ortada bırakıldı. Dava açtılar, bekliyorlar.”


“Yazık olmuş” dedi “Üzüldüm.”


“Biz anlamamıştık o zaman Vedat Bey, her şeyiniz vardı, yetenek, makam... Niye bıraktı gitti demiştik, meğer siz yangını önceden görmüşsünüz. Sizin tecrübeniz, aklınız başka tabi.  Pek de özledik. Bilmiyorum hissedarlar sizi aradı mı? Bir dedikodu çıktı belki geri gelirseniz, genel müdür olursunuz diye. Öyle bir şey olursa, bizi de hatırlarsınız elbette değil mi? Sizinle çok keyifle çalıştık. Biliyorsunuz….”


“Yok öyle bir şey ama tabi olursa mutlaka konuşuruz, sağolun, Eksik olmayın. “ dedi “Bir acelem var, kusura bakmazsanız sonra konuşalım.”


Telefonu kapattı. O günleri hatırlamak istemedi, o eski günlerin hızını, hayallerini hatırlamak istemedi. 


İşten ayrıldığında, annesinin ricası ile işe aldığı o genç çocuk, getir götür işlerini yapıyordu, “Vedat Bey, siz gidiyorsunuz  ya, hiç tadımız kalmadı. Sayenizde ekmek yedik, sayenizde görmediğimiz yerleri gördük.” demişti. Asansörde karşılaştılar. Eşinin ördüğü atkıyı getirmişti, sanki bugünün soğuğunu önceden görmüş gibi.


O zamanlar, saz çalardı. Şirket etkinliklerinde, biraz da içki içince herkes ona yer açar, sazını çıkartır, babasının sevdiği türküleri sırayla çalıp söylerdi. Bütün şirket de onun etrafında toplanır, bazen gece yarısına bazen de daha geç saatlere kadar dinlerlerdi. “Vedat Bey, çok yeteneklisiniz, keşke müzik ile ilgilenseymişsiniz. “ demişlerdi pek çok kez.


Oysa o biliyordu ki, o kadar yetenekli değildi. Sadece biraz yetenekliydi. Sadece arkadaşlar arasında çalacak kadar yetenekliydi. Şirkette de genel müdür yardımcısı olmuştu ama genel müdür olamamıştı. Olamayacaktı. En son genel müdür gittiğinde, yönetim kurulu “Sen hırslı değilsin.” demişti. “Sen sakinsin, bize hırslı biri lazım. Ve artık yaşında geçiyor, beş sene sonra artık genel müdür olman da çok zor olur.”


O beş sene geçti, artık bir on sene, belki on beş sene daha başka, genç genel müdürler ile çalışacak, deneyimli, iyi para kazanan bir genel müdür yardımcısı olacaktı. 


Bir gün, bir arkadaşı babasından bahsetti, “Demans” dedi, “Artık hiç bir şeyi hatırlamıyor fakat o kadar mutlu ki! Her gün aynı günü yaşıyor, bilmediğimiz bir gün. Hiç bir derdi yok, uyanıyor, kahvaltı ediyor, biraz TV seyrediyor ve tekrar uyuyor. Kötü haberler de iyi haberler de bulanıklaşıp, buharlaşıp saniyeler içinde yok oluyor. “


O insanı kıskandı, fakat bir yandan korktu. Bir işe yaramamanın baskısı, o  hapis, sınırları olmayan bir akıl sahasında varamadan koşma korkusu onu içten içe kemirdi. 


Ama bir gün, bir saha uyandı. Bu amaçsız koşmanın, varamamanın, her şeyin en iyi ikincisi olmanın yarası büyüdü ve kanattı. En iyi değil en iyiye çok yakın olmak, övülürken “hep bir fırsatı kaçırmış olmanın” şefkati ile övülmek onu yordu. 


O şefkati istemedi. 


Çayı hazır olunca, bir tepsiye çaydanlığı, bir büyükçe bardağı, dolaptan aldığı bir parça ekmek, peynir ve zeytini aldı. Oturma odasına gitti. Eski evinden getirdiği büyük televizyonun karşısına geçti, elektrikli sobayı açtı, komik videoları gösteren kanalı açtı ve akşama kadar seyretti. Kapının önünden geçenlere, arabalara, seslere, köyün havlayan köpeğine, uzakta bağıranlara, akşam olunca kuş avlayanların silah seslerine ilgisiz kaldı.  Duvardaki kütüphane, boş kütüphane hep bir alacaklı gibi baktı. Geçen kış, bütün kitapları yakmıştı. Okumanın, okuyup gelişmenin, öğrenmenin anlamsızlığını bir gün öylesine içinde hissetmişti ki, okuduğu kitabı yarım bırakıp hemen sobaya atmıştı. Okumanın, öğrenmenin, daha fazla merak etmenin hayatına nasıl bir katkısı olacağını bilemedi, bulamadı.


Öğrenmenin, başka dünyaları anlamanın, başka insanları anlamanın, hayatının kalanını bu evden çıkmadan yaşayacak bir insan için olmayan bir ülkeye ve hayata olan garip bir sıla hasretinden başka hiç bir şey katmayacağını düşündü.


İşten ayrıldığında, hiç bir şey yapmadan geçirdiği ilk bir haftada, ölmeyi de düşündü. Ölmek ve böylece bu bekleme halinden çıkmak da bir yoldu aslında, kendini basit bir yerden kesip, tatlı bir uykuya dalabilirdi ama o da bir eylemdi, bir mesajdı. O bir mesaj vermek de istemiyordu, sadece mevcut halde, hiç bir amacı olmadan, aynı günü sıkılmadan yaşamak istiyordu, aynı sıradanlığı, aynı basitliği. Kimseye hesap vermeden ve kimseden hesap sormadan, zahmetsiz ve sorumluluksuz bir var olmaya devam etme halini aradı.


O ruhsuzluk, amaçsızlık, tüm yorgunlukları üzerinden aldı.


Kendi etinin kendine ağır gelmesi yavaş yavaş geçti. Kendi ruhunun karanlığında, boğulması geçti ve nefes alabilir hale geldi. 


İşte o günü de, annesinin döktüğü çayı hatırladığı, Hikmet Bey’in aradığı günü bitirdi.


Karanlık çöktüğünde, tatlı bir uykuya dalarak uyudu.


Gece, yine aynı saatlerde, sabah ışığı henüz odaya girmemişken uyandı. Yine aynı paltonun olduğu yerde bir karaltı gördü. Bu kez karaltı hareket ediyor gibiydi. Uyanmak ve uyanmamak arasında kararsız kaldı. Karşısındaki o karaltı, bu kez konuştu.


“Kalk.” dedi “Paralarını nereye koydun?”


Vedat, panik yapmadan kalktı. Karşısındaki adam, yüzü maskeli, elinde büyükçe bir bıçakla ona bakıyordu. Sessizce adama baktı. Daha iyi görmek için, yatağın yanındaki düğmeye bastı ve odanın ışığı yandı. Annesinin aldığı ve astığı, artık kirlenmiş çiçekli perdeler, soğuk, soğukta nefes alınan nefesin varlığını göstermesi, hepsi bir arada, beyaz, soğuk, durgun bir an oldu.


O bıçağı saplasa, onu öldürse, defalarca, mesela on dokuz kez bıçağı saplasa, belki kendi yorgunluğuna kalmadan çıkacağı bu yolculuğa bir anda çıkacaktı ve her şey ama her şey istediği gibi olacaktı. Beklemeden, yorulmadan, zahmetsiz. Kendi akışında. 


Işık yanınca bıçaklı adam, bir an durdu. “Vedat Bey?” dedi. “Siz miydiniz? Bilemedim sizin olduğunuzu.”


Maskesini çıkarttı, bıçağı yere attı. Yatağa oturdu. Zamanında işe aldığı genç, kırmızı, yorgun gözleri, çizgi çizgi olmuş alnı ve derin bir sessizlikle baktı, ama bakışındaki o boşluk, bir uçurumdan düşer gibiydi. Ev git gide soğudu, sessizlik büyüdü. 


Bir şeyler söylemesi gerekiyormuş ama söylemezmiş gibi, dondu. Sonra yine geldiği gibi sessizce gitti,  Vedat ışığı kapattı. Palto yeniden bir ayı silüetine büründü; soğuk soba, duvarlar, rüzgarla sallanan perde eski haline döndü. Sanki hiç kimse gelmemiş, hiçbir şey olmamış gibi.


Yorganını üzerine çekip, kendi haline, kendi gününe geri döndü. 


Hayatının bu anında, hiç bir şeyin onu üzemeyeceğini biliyordu. 





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Thassos

Thassos Adası, Kavala'nın açığında bulunan, belki Gökçeada büyüklüğünde güzel bir turizm bölgesi. Ulaşımı Kavala'dan yada Keramoti'den yapılabiliyor. Alexandroupoli'den yaklaşık 150 KM uzaklıkta. Güzel bir otoyol ile ulaşılıyor. Ancak Alexandroupoli/Dedeağaç ile Keramoti arasında çok az akaryakıt istasyonu var. Bu yüzden tedarikli yola çıkmak lazım. Adaya araçla ulaşım Keramoti üzerinden. Esas olarak ada, bu beldeye daha yakın. Kavala'dan yapılacak feribot seyahati daha uzun sürüyormuş. Otoyolda ilk "Feribot" talebasını takip ederek gidilebiliyor. Feribota ulaşmak için zaman zaman tabelalar ortadan kaybolduğundan, Havalaanı tabelasını takip etmek lazım. Son anda başka bir tabela ile yön bulunuyor. Tabelalarda latin alfabesi ile yazılanlar birbirini tutmadığından hayat çok zorlaşabiliyor. Chistopoli yada Hristopoli yazılabiliyor. Aynı gerekçe ile navigasyona da pek güvenmemek lazım. Aynı isme sahip bir çok şehir, bölge var. Rızkının Peşinde Bir Ma...

Alexandroupoli

Alexandroupoli, bizim bildiğimiz adı ile "Dedeağaç", Türkiye'ye son derece yakın bir sahil kasabası. Büyük değil, ama turizm açısından, sınırın Türkiye tarafından kalan bölgelere göre çok daha gelişmiş. Türkiye'den girilen otobandan çıktıktan sonra denize doğru gidince otellere ve yemek yenilebilecek yerlere ulaşılıyor. Bir gün kaldığım için çok fazla inceleyemedim ama her bütçeye göre otel ve lokanta var. Kapıdan girince otellerin verdikleri fiyatlar ile internet üzerinden alınan fiyatlar birbirinden çok farklı. Bu yüzden http://www.hotels.com yada http://www.booking.com gibi adresler uzerinden rezervasyon yapılmasını tavsiye ederim. Üstelik başka ziyaretçilerin yorumlarını da okumak mümkün. Otel fiyatları 50 EU ile 140 EU arasında değişiyor. Şu anda yüksek sezon olmasına rağmen, bize 140 EU'ya kendi havuzu olan bir oda önerdiler. Kalmadık o ayrı... Şehir merkezinde "club"lar, kafeteryalar ve lokantalar yanyana. Otel olarak Thraki oteli tercih ...

Karatay Diyeti ile 2 Ay

En çok 115 Kg oldum. Bundan 8 sene kadar önceydi. Dünyalara sığmıyordum. Sonra hızla, galiba bir yılda 105 kg civarına indim ve orada kaldım.  Son 3 yılım, "Artık kilo vermem lazım, bu şekilde devam edemem" diyerek geçti. Uyumak zor, uyanmak zor, nefes almak zor, ayakkabı giymek zor, merdiven çıkmak zor.  Her sene birşeyler denedim, tatlıyı azalttım, sık sık yedim, kırmızı et yemedim, her sabah erken kalkıp koştum. 2010 başında 103 kg olarak başladığım bu yolculukta günlerce aç kalma pahasına verdiğim mücadele beni sadece 1 kg yukarı yada aşağı götürdü. Tüm bu diyet/spor mücadelesinde müthiş mutsuz, aç, güçsüz bir insan olarak hissettim kendimi. İki ay önce "Artık yeter" dediğimde Karatay Diyeti kitabını okudum. Neredeyse son çare olarak uyguladım. Ancak kesin ve net bir uygulamanın dışına çıkmadım. İstisna olmadı. Tam olarak uygulamam aşağıdaki gibi oldu: Sabah erken saatlerde, 06:30 - 07:30 arasında 25 dk koşu ve destekleyici egzersiz. Yumurta...